Ana Sayfa
Profilim
İletişim
Anlar
Yaşam Mücadelesi
Umut
Günaydın Şiirleri
Mektup Kutum
Mektuplar
Kuyruklu Yıldız
Yamalı Mektuplar
Hikaye Kitabım 2
Kitaplığım
Bakımsız
Fotoğraf Sütüdyom
Laboranite
Şiir Defterim
Günlüğüm
Paris CDG Havaalanı
Havaalanında
Bir Ölüye Mektup
Gece
Bir tost bir Tolysto ...
Haber
foto
Ahkam
Üçü mü ikisi mi bir arada ...
Merak
Canım
Ayrılığın rengi
Deli’mden mektup gelmiş
Artık kimse mektup yazmıy ...
Sana Hasret
domuz fırsatı, mektup, bakımsız, balkonunuzda bahçe nasıl yaparsınız, bahçe, günlük, günaydın, yalan ve gerçek, kermani, tümü

Şu an sitede 31 kişi on-line
Bugün 8,625 ziyaretçi 
Toplam 15,297,699 ziyaretçi 
 
 
   
  Bir tost bir Tolystoy bir mektup
  10.09.2019 - Mektup Kutum
   
 

Kendime bir tost hazırladım. Evde sadece bir lavaş ekmeği ve biber salçası var. Biber salçasını ekmeğin üzerine sürdüm. Tost makinesinin üzerinde önce açık tuttum. Sonra ikiye katlayıp onu tam ezmeyecek bir şekilde kıvamına gelmesi için beklettim. Bu arada Tolsytoy'u okuyordum. Sonra mektubu gördüm.

Duru bir anlatım ne kadar önemliymiş. Öyle net. Bu mektubun sonuna Tolystoy'un Hayatın anlamı isimli öyküsünü ekleyeceğim. Ona da Allah Rahmet eylesin diyorum. Sonsuz saygı ve sevgilerimi sunuyorum bu arada. Onca cehennemin içerisinde tenezzür edip görüş ve düşüncelerini bizimle paylaşmış. deneyimlerini, hayata bakışını anlatmış. 

Çok değerli Tolstoy, nur içinde yatmanı diliyorum.

Gelelim tosta, güzel oldu sanki. Aç da değilim şimdi. Bir de çayım da var. Unutabilirim yani bütün dünyayı ve bu mektuba fokuslanabilirim. 

Arkadaşlık nedir diye sordum bu mektubu okuyunca ve ben iyi bir arkadaşmıyım diye sordum. Ortaya çıkan sonuç; benim iyi bir arkadaş olmadığım. Sendeki var olan potansiyeli ortaya çıkarma anlamında gerekli olan tekniği bulamadım. Aslında bana yol gösterdin. Ancak senin gösterdiğin yol, benim kendi kimliğimin dışında bir yol ve ben orada var olamadım.

Ben kendim olarak var olabilmek istiyorum. Başka bir şekle bürünmek değil. İnsanlar için isteklerde bulunabilirim, fakat gördüğümde ne ile var olabildiklerini o zaman duruyorum. Bu duruş, vazgeçmek ya da göç etmek değil. Anlamaya çalışmak. 
Bazen kendine rağmen anlamaya çalışabiliyor insan.

Bana getirilen eleştirilerden biri; "o kadar çok kendini anlatma ihtiyacı hissediyorsun ki"
Evet bu doğru.
Metroda yazıyorum.
Metrobüste yazıyorum.
Toplantıda yazıyorum.
Sokakta yazıyorum.
Denizin içerisinde yazıyorum.
Kendimi anlatmak için yazıyorum.

Sordum ben de kendime kendimi neden bu kadar anlatıyorum diye; anlaşılmadığımı düşündüğüm için olabilir mi?

Bu defa olabilir belki diye düşündüğüm için olabilir mi?
.
Bir de Tolstoy ile deneyeyim:

Tolstoy Hayatın Anlamı

Abla, küçük kız kardeşini ziyarete gelmişti. Kendisi şehirde bir tüccarla, kız kardeşi ise köyde bir köylüyle evliydi. Çay sohbetine oturduklarında, büyük kardeş şehir hayatının nimetlerini övmeye başladı; orada ne kadar rahat yaşadıklarını, nasıl güzel giyindiklerini, çocuklarının elbiselerinin ne kadar zarif olduğunu, ne güzel şeyler yiyip içtiklerini ve tiyatroya, balolara ve eğlence yerlerine nasıl gittiklerini ballandıra ballandıra anlattı.

Gücenen küçük kardeş de, tüccar hayatını yerip köylü hayatını övdü. “Kendi hayat tarzımı sizinkiyle değiştirmem” dedi. “Kaba yaşıyor olabiliriz, ama hiç olmazsa tasamız yok. Siz bizden daha iyi yaşıyorsunuz; gelgelelim ihtiyacınızdan fazla kazanmanıza rağmen herşeyinizi kaybetme ihtimaliniz var. Atasözü ne der bilirsin: ‘Kazanç ve kayıp ikiz kardeştir.’ Bugün zengin olanlar, bakıyorsun ertesi gün ekmek parası için dileniyor. Bizim yolumuz daha güvenli. Köylü hayatı belki semiz değil, ama uzun bir yol. Hiç zengin olmasak da yeterince yiyeceğimiz olacak.”

Büyük kardeş alaylı alaylı sordu: “Yeterince mi? Eğer domuzlarla ve buzağılarla paylaşmayı istersen, belki. Sen zerâfeti ne bilirsin? Kocan köle gibi ne kadar çalışırsa çalışsın, siz de çocuklarınız da gübre yığınının üstünde nasıl yaşıyorsanız, öyle öleceksiniz.”

“Ne farkeder ki?” diye cevapladı küçüğü. “Tamam, işimiz kaba ve zahmetli. Ama, beri yandan da emin; başkasına ihtiyacımız yok. Ya siz? Şehirlerinizde etrafınız insanı günaha teşvik eden şeylerle çevrilmiş; diyelim ki bugün mesele yok, ama ya yarın! Şeytan kumarla, şarapla veya kadınlarla kocanı baştan çıkarırsa? O zaman herşey mahvolur. Bu tür şeyler sık sık olmuyor mu?”

Evin reisi Pahom, fırının üst tarafında uzanmış kadınların gevezeliklerini dinliyordu. “Tamamen doğru.” diye düşündü. Biz köylüler, çocukluğumuzdan beri toprak anayı işlemekle o kadar meşgulüz ki, kafamızda boş şeylere zaman kalmıyor. Tek endişemiz, yeterince toprağımızın olmaması. Eğer şöyle bolca toprağım olsaydı, şeytandan bile korkmazdım.”

Kadınlar çaylarını bitirince elbise dedikodusuna daldılar, sonra da bardakları yıkayıp yattılar.

Fakat, şeytan fırının yanında oturmuş, bütün konuşulanları duymuştu. Köylünün karısının, kocasını övmesinden ve adamın da, çokça toprağı olsa şeytandan bile korkmayacağını söylemesinden memnun olmuştu.

“Şimdi tamam.” diye düşündü şeytan. “Oyun başlıyor.” Sana yeterli toprak verip, bu toprak sayesinde seni hâkimiyetim altına alacağım.”

Köyün yakınlarında, yaklaşık üç yüz dönümlük arazisi olan bir hanımefendi oturuyordu. Bu hanımefendi köylülerle hep iyi geçinmişti, tâ ki eski bir askeri yanına kâhya olarak alıncaya dek. Bu kâhya para cezalarıyla insanları canından bezdiriyordu.

Pahom ne kadar dikkatli olmaya çalışırsa çalışsın başına defalarca aynı şey geliyordu; ya atı hanımefendinin yulaflarının içine dalıyor, ya bir ineği yolunu şaşırıp hanımefendinin bahçesine giriyor, ya da buzağıları hanımefendinin çayırında otluyor; o da her defasında para cezası ödemek zorunda kalıyordu.

Pahom söylene söylene parayı ödüyor, kafası bozuk gittiğinde evde hıncını ailesinden alıyordu. Bütün yaz kâhya yüzünden Pahom'un başından dert eksik olmadı. Kış olunca sığırlar dışarı çıkamadı da ancak o zaman rahat bir nefes aldı. Varsın otlakta ot kalmadığı için hayvanları kendisi yemlemek zorunda kalsındı, hiç olmazsa onlardan yana gözü kulağı rahattı ya.

Kışın yayılan haberlere göre, hanımefendi toprağını satıyordu ve anayolun üzerindeki hanın sahibi topraklar için pazarlık yapıyordu. Bunu duyan köylüler çok endişelendiler. “Eğer han sahibi toprağı alırsa,” diye düşünüyorlardı, “Ödeteceği para cezalarıyla, hanımefendinin kâhyasından da fazla canımıza okur. Hepimizin rızkı o araziye bağlı.”

O yüzden, köylüler cemaatlerinin namına gidip hanımefendiden toprağı hanın sahibine satmamasını rica ettiler; ve daha yüksek bir fiyat önerdiler. Hanımefendi de toprağı onlara bırakmayı kabul etti. Köylüler daha sonra cemaatin bütün araziyi satın almasını sağlamaya çalıştılar,arazi böylece her şeyiyle ortaklaşa kullanılabilirdi. Konuyu tartışmak için iki kez bir araya geldiler, fakat bir çözüme varamadılar; şeytan aralarına anlaşmazlık tohumları ektiğinden, bir türlü anlaşamadılar. En sonunda, araziyi herbirinin kendi imkânları nispetinde ayrı ayrı satın almasına karar verdiler. Hanımefendi, diğerini kabul ettiği gibi bu teklifi de kabul etti.

Bir müddet sonra, Pahom bir komşusunun elli dönüm toprak satın aldığını, hanımefendinin paranın yarısını peşin almaya, yarısı için de bir sene beklemeye razı olduğunu duydu. İçinde kıskançlık duyguları kabardı.

“Şu işe bak,” diye geçirde içinden, “Toprağın tamamı satılıyor, bense tek dönüm almayacağım.” Sonra karısıyla konuştu.

“Diğerleri alıyorlar.,” dedi, “Biz de yirmi dönüm kadar almalıyız. Hayat giderek zorlaşıyor. Bu kâhya, verdiği para cezalarıyla canımızı çıkarıyor.” Kafa kafaya verip toprağı nasıl satın alabileceklerini düşündüler. Bir kenarda yüz rubleleri vardı. Taylarından birisini, arılarının yarısını sattılar. Oğullarını işçi olarak çalışmaya gönderdiler; Pahom'un maaşlarını peşin olarak aldılar, paranın gerisi içinde Pahom'un kayınbirâderine borçlandılar, böylece toprak parasının yarısını zar zor bir araya getirdiler.

Parayı cebine koyan Pahom, arazilerin içinden bir kısmı ağaçlı kırk dönümlük bir çiftliği seçti. Hanımefendiyle yaptıkları pazarlıkta anlaşmaya varıp el sıkıştılar, Pahom hanımefendiye peşin olarak bir teminat ödedi. Sonra, şehre gidip senetleri imzaladılar; Pahom, paranın yarısını şimdi, geriye kalanı da iki yıl içinde ödeyecekti. Artık Pahom'un da kendisine ait toprağı vardı. Borçlanarak aldığı tohumları yeni arazisine ekti. Hasat iyi geldi ve bir yıl içinde hem hanımefendiye, hem de kayınbiraderine olan borçlarının tamamını ödedi. Artık bir toprak sahibi olmuştu. Kendi toprağını sürüp ekiyor, kendi ağaçlarını kesiyor, sığırlarını kendi çayırında otlatıyordu. Tarlalarını sürmeye, boy atan mısırlarına ya da otlaklarına bakmaya gittiğinde, yüreği sevinçle doluyordu. Orada büyüyen otlar ve açan çiçekler, onun gözünde başka hiçbir yerdekine benzemiyordu. Eskiden bu toprak parçasının yanından geçerken, diğerlerinden farksız görünürdü. Ama şimdi tamamen farklıydı.

Pahom hayatından memnundu. Bir de komşu köylüler onun mısır tarlasından ve otlağından geçmeseler herşey tamam olacaktı. Onlara nazik dille kaç defa rica etti, ne var ki onlar geçmeye devam ettiler. Şimdi de köylülerin çobanları köyün ineklerini onun çayırına sokuyor, dahası, gece otlayan atlar onun mısır tarlasının içine giriyordu. Pahom hayvanları defalarca dışarı çıkarmış, sahiplerini bağışlamış, kimsenin aleyhine dava açmamak için kendisini tutmuştu. Ama en sonunda sabrı taştı ve Kaza Mahkemesi'ne şikayette bulundu. Köylülerin toprağının olmadığını, bunun da sıkıntıya yol açtığını, yaptıklarında görünür bir kasıt bulunmadığını biliyordu, ama yine de şöyle düşünüyordu:

“Bunu görmezden gelip geçemem, yoksa neyim var neyim yok mahvederler. Onlara bir ders vermeli.”

Dersi onları dava ederek verdi, ardından bir daha dava etti, köylülerden birkaçı para cezasına çarptırıldı. Bir müddet sonra, Pahom'un komşuları ona diş bilemeye başladılar. Zaman zaman sığırlarını kasıtlı olarak onun arazisine soktular. Hatta, bir köylü gece Pahom'un koruluğuna girip beş körpe ıhlamur ağacını kabukları için kesti. Bir gün koruluğun yanından geçen Pahom'un gözüne beyaz birşey çarptı. Yaklaşınca, ağaçların bulunduğu yerde köklerin kaldığını, biraz ötelerinde de kabukları soyulmuş ağaç gövdelerinin yattığını gördü. Pahom öfkeden deliye döndü.

“Tek bir ağacı kesmiş olsa neyse,” diye düşündü, “Ama alçak adam bir yığın ağaç kesmiş. Bunu yapanı bir bulursam, gününü gösteririm.”

Beynini patlatırcasına bu işi kimin yapmış olabileceğini düşündü. Sonunda karar verdi: “Simon olmalı; ondan başkası yapmış olamaz.” Sonra, Simon'un çiftliğine göz atmaya gitti, ama öfkeli bir manzaradan başka birşey bulamadı orada. Yine de, bunu Simon'un yaptığından emindi. Bir şikayetname yazdı. Simon sorgu için çağrıldı. Dava tekrar tekrar görüldü, aleyhinde delil bulunmayınca Simon sonunda beraat etti. Pahom kendisini şimdi daha fazla haksızlığa uğramış hissettiği için, öfkesini ihtiyar heyetine ve yargıçlara boşalttı.

“Hırsızlardan rüşvet alıyorsunuz,” dedi. “İyi insanlar olsanız, bir hırsızı serbest bırakmazdınız.”

Pahom hem yargıçlarla, hem de komşularıyla kavga etti. Evini ateşe verecekleri tehditlerini duymaya başladı. Pahom'un eline gittikçe daha fazla toprak geçmesine rağmen, cemaat içindeki yeri eskisinden de kötüleşti. Gel zaman git zaman, birçok kişinin yeni bölgelere taşındığı söylentileri çıktı.

“Arazimi terketmeme gerek yok,” diye düşündü Pahom. “Belki başkaları köyümüzden gider de bize daha fazla yer kalır. Onların topraklarını alır, arazimi büyütürüm. Hayatım daha da kolaylaşır. Şu halimle daha rahata ermiş değilim.”

Birgün Pahom evde otururken, köyden geçen bir rençber onlara uğradı. Gece orada kalan köylüye akşam yemeği verdiler. Pahom bu köylüye nereli olduğunu sordu. Yabancı, Volga'nın öbür tarafından geldiğini ve orada çalıştığını söyledi. Bu söz Pahom'un dikkatini çekince, adam birçok insanın oraya göçüp yerleştiğini anlatmaya başladı. Kendi köyünden de insanlar oraya göçmüş. Cemaate katılmışlar ve kendilerine adam başına yirmibeş dönüm toprak verilmiş. Toprak o kadar verimliymiş ki, çavdarlar at boyu büyüyormuş. Ve çavdarlar o kadar kalınmış ki beş tanesi bir deste yapıyormuş. Bir köylü sırtında bir gömlekten başka birşey getirmemiş, ama şimdi altı atı ve kendisine ait iki ineği varmış.

Pahom'un kalbi hırsla tutuştu. Kendi kendine düşündü: “Başka bir yerde böyle güzel yaşayabilecekken, neden burada sıkıntı çekeyim? Buradaki toprağımı ve çiftliğimi satıp, o parayla orada herşeye yeniden başlar ve herşeyin yenisini alırım. Bu kalabalık yerde, insanın başı dertten kurtulmuyor. Ama önce oraya gidip herşeyi gözlerimle görmeliyim.”

Yaza doğru hazırlandı ve yola çıktı. Bir vuparla Volga üzerinden Samara'ya indi, sonra üç yüz millik bir yolu yayan yürüdü ve en sonunda o yere ulaştı. Herşey tıpkı yabancının anlattığı gibiydi. Bütün köylülere yetecek kadar bol toprak vardı; her köylü, kullanması için kendisine verilmiş yirmibeş dönüm cemaat toprağına sahipti. Ayrıca, parası olanlar istedikleri kadar toprağı kendi mülkleri olarak ucuza alabiliyordu.

Öğrenmek istediği herşeyi öğrenen Pahom, güz yaklaşırken evine döndü ve malını mülkünü satmaya başladı.

Toprağı kârla sattı, çiftliğini ve bütün sığırlarını elden çıkardı. Cemaat üyeliğinden ayrıldı. Bahara kadar bekleyip ailesiyle birlikte yeni yurtlarına gitmek üzere yola çıktılar.

Pahom ailesiyle birlikte yaşayacakları yeni yere varır varmaz, büyük bir köyün cemaatine kabul edilmeleri için başvurdu. Gerekli belgeleri ihtiyar heyetine sundu ve onlardan belgeler aldı. Kendisinin ve oğullarının kullanması için beş hisse cemaat toprağı verildi; bu, cemaat otlağının yanısıra (farklı farklı tarlalarda olmak üzere) yüz yirmi beş dönüm yapıyordu. Pahom, gerekli yapıları inşa etti. Yalnızca cemaat arazisinden payına, eskisine göre üç kat fazla toprak düşmüştü. Üstelik toprak mısır için çok elverişliydi. Eskisinden on kat iyi durumdaydı. Oldukça geniş otlakları ve ekilebilir arazisi vardı, istediği sayıda inek de besleyebiliyordu.

Önceleri, bina yapımı ve yerleşme telaşına düşen Pahom herşeyden memnunluk duyuyordu, fakat duruma alıştıkça, burada da yeterince toprakları olmadığını düşünmeye başladı, ilk yıl, cemaat arazisinden payına düşen kısma buğday ekti ve iyi mahsul aldı. Tekrar buğday ekmek istiyordu, ama bunun için yeteri kadar cemaat arazisi yoktu. Aslında kullanmış olduğu topraklar da buğdaya ayrılmamıştı. Çünkü o bölgede yalnızca bâkir topraklara ve nadas arazilerine buğday ekiliyordu. İki senede bir defa buğday ekilen topraklar, daha sonra üzerlerinde büyük otlar yetişinceye kadar nadasa bırakılıyordu. Bu tür arazileri isteyen çok sayıda kişi vardı, ama herkese yetecek kadar toprak yoktu. Bu yüzden insanlar kavga ediyorlardı. Durumları iyi olanlar bu toprakları buğday yetiştirmek için istiyor, fakirler ise bu toprakları tüccarlara satmayı, böylece vergilerini ödeyecekleri parayı toplamayı istiyorlardı. Pahom daha fazla buğday ekmek isteyenlerdendi; bu yüzden bir tüccardan bir yıllığına arazi kiraladı. Bol miktarda buğday ekti ve çok güzel hasat aldı, gelgelelim bu arazi köyden çok uzaktı; buğdayların on milden uzak mesafeden taşınması gerekiyordu. Bir süre sonra, Pahom bazı köylü tüccarların uzak çiftliklerde yaşadıklarını ve zenginleştiklerini farketti. İçinden şöyle geçirdi: “Mülkiyeti bana ait biraz toprak satın alsam, üstüne de bir çiftlik evi kondursam ne kadar farklı olurdu. O zaman herşey güzel ve kusursuz hale gelirdi.”

Mülkiyeti kendine ait toprak alma meselesi aklına defalarca geldi.

Üç yıl aynı halde yaşamaya devam etti; arazi kiralıyor ve buğday ekiyordu. Hasat bereketli geliyor, iyi mahsul alıyordu; öyle ki bir kenara para ayırmaya başladı. Belki hâlinden memnun yaşayabilirdi, ama her sene başkalarının toprağını kiralamaktan ve bunun için itişip kakışmaktan bıkmıştı. Nerede satılık iyi arazi varsa köylüler oraya üşüşüyor ve arazi ânında satılıyordu. Daha tez davranmazsanız, size hiçbir şey kalmıyordu.

Üçüncü sene, bir alıcıyla birlikte bazı köylülerden bir çayır parçası kiraladılar; bir anlaşmazlık çıkıp da köylüler mahkemeye gittiğinde orasını çoktan sürmüşlerdi. Davayı kaybettiler ve bütün emekleri boşa gitti.

“Kendi toprağım olsaydı,” diye düşündü Pahom, “Kimse işime karışmaz, bütün bu can sıkıcı şeyler de başıma gelmezdi.”

Böylece Pahom satın alabileceği arazi aramaya koyuldu; bin üç yüz dönüm arazisi olan, ama para sıkıntısı çektiği için ucuza satmaya razı olan bir köylüye rastladı. Pahom adamla sıkı bir pazarlığa girişti, sonunda bir kısmı peşin bir kısmı da daha sonra ödenmek üzere, bin beş yüz ruble üzerinde anlaştılar. Herşeyi konuşmuşlar, iş sözleşmenin yapılmasına kalmıştı. O günlerde, oradan geçen bir yabancı tüccar atına yem vermek için Pahom'lara uğradı. Pahom adamla konuştuğunda onun çok uzaklardan, Başkır'dan dönmekte olduğunu, orada on üç bin dönüm araziyi sadece bin rubleye satın aldığını öğrendi. Pahom biraz daha bilgi almak için sorular sorunca adam şunları söyledi:

“Yapılması gereken tek şey, reislerle arkadaşlık kurmak. Ben yaklaşık yüz rublelik kadın elbisesi, halı, bir teneke çayı gözden çıkardım, içki içenlere şarap verdim; karşılığında toprağın dönümünü iki kopekten de ucuza aldım. Tapu senetlerini Pahom'a gösteren adam devam etti:

“Arazi bir nehrin kenarında ve her karış toprağı çok verimli.”

Adam, kendisini soru yağmuruna tutan Pahom'a şöyle dedi: Orada, bir yıl yürüsen bile diğer ucuna varamayacağın kadar geniş topraklar var ve hepsi de Başkırlar'a ait. Bir koyun kadar saflar. Toprağı sudan ucuza alabilirsin.”

“Hadi bakalım,” diye düşündü Pahom, “Bin rublemle neden buradan bin üç yüz dönüm alıp, bir de borç altına gireyim? Halbuki bu parayla oradan on kat fazla toprak alabilirim.”

Pahom, o yere nasıl gidebileceğini sordu ve tüccar yanından ayrılır ayrılmaz yola çıkmak üzere hazırlandı. Karısını çiftliğe, göz-kulak olması için evde bırakıp, yanına uşağını alarak yola çıktı. Yolları üstünde bir kasabada durarak bir teneke çay, biraz şarap ve tüccarın tavsiye ettiği diğer hediyeleri satın aldılar. Üç yüz milden fazla yol gittiler. Yedinci gün, Başkırlar'ın çadırlarını kurdukları yere ulaştılar. Herşey tüccarın anlattığı gibiydi. İnsanlar bozkırlarda, bir nehrin kenarındaki keçe çadırlarda yaşıyorlardı. Ne çift sürüyorlar, ne de ekmek yiyorlardı. Sığırları ve atları sürüler halinde bozkırda otluyordu. Taylar çadırların arkasında bağlı duruyor ve kısraklar günde iki defa yanlarına götürülüyordu. Tayların sütü sağılarak bu sütten kımız yapılıyordu. Kımızı hazırlayanlar, peyniri yapanlar kadınlardı. Erkeklerin bütün yaptığı, ise kımız ve çay içmek, koyun eti yemek ve kaval çalmaktı. Hepsi İriyarı, neşeli- insanlardı. Ve uzun yaz boyunca akıllarına iş yapmak gelmiyordu. Oldukça cahillerdi, Rusça bilmiyorlar ama güleryüz gösteriyorlardı.

Pahom'u görür görmez, çadırlarından çıkıp misafirlerinin etrafını sardılar. Bir tercüman bulundu ve Pahom biraz toprak almak için geldiğini söyledi. Başkırlar çok memnun olmuşa benziyordu; Pahom'u en iyi çadırlarından birine, birkaç kişinin halının üzerindeki minderlere oturduğu bir çadıra götürdüler. Pahom'a çay ve kımız verdiler, bir koyun keserek kendisine ikram ettiler. Pahom da arabasından hediyeleri indirerek Başkırlar'a dağıttı. Çayı aralarında bölüştürdü. Başkırlar sevindiler. Aralarında uzun uzun konuşup tercümana tercüme etmesini söylediler.

“Sana şunu söylemek istiyorlar,” dedi tercüman, “Seni sevmişler, misafirimizi memnun etmek ve verdiği hediyelerin karşılığında hediye vermek âdetimizdir. Sen bize hediyeler verdin, bizim sahip olduğumuz şeylerin içinde hoşuna en çok ne gidiyorsa söyle, onu sana hediye edelim.”

“Burada en çok hoşuma giden,” diye cevap verdi Pahom, “Toprağınız. Bizim topraklarımız o kadar az, o kadar verimsiz ki; ama sizin uçsuz bucaksız ve verimli topraklarınız var. Hiç böylesini görmemiştim.”

Tercüman Pahom'un sözlerini tercüme etti. Başkırlar aralarında bir müddet konuştular. Neler konuştuklarını anlayamıyor, ama fazlasıyla neşelendiklerini, bağrışıp güldüklerini görüyordu. Sonra susup, tercüman konuşurken Pahom'a baktılar:

“Hediyelerinin karşılığında, sana istediğin kadar toprağı seve seve vereceklerini söylüyorlar. Sen yalnızca elinle nereyi istediğini göster, orası senin olsun.”

Başkırlar bir süre daha aralarında konuştular ve tartışmaya başladılar. Pahom neyi tartıştıklarını sorunca, tercüman bazılarının toprak meselesini Reis'e sormaları, onsuz hareket etmemeleri gerektiği düşüncesinde olduğunu; diğerlerinin ise Reis'in dönüşünü beklemeye gerek olmadığını söylediğini anlattı.

Başkırlar tartışırken, büyük tilki kürkü giymiş bir adam kapıda göründü. Hepsi seslerini kesip ayağa kalktılar. Tercüman; “İşte Reis'imiz bu.” dedi.

Pahom hemen ayağa kalktı ve en güzel kadın elbisesiyle iki kilo çayı getirip Reis'e sundu. Reis hediyeleri kabul edip kendisini başköşeye oturttu. Başkırlar hemen ona birşey anlatmaya başladılar. Reis bir süre dinledi, sonra başıyla susmalarını işaret etti ve Pahom'a Rusça seslendi:

“Pekâlâ, öyle olsun. Nereyi istersen orası senin olsun; bizde nasıl olsa çok toprak var.” “İstediğim kadar nasıl alabilirim?” diye düşündü Pahom. “İşi sağlama bağlamak için tapusunu çıkartmalıyım, yoksa 'Burası senin' deyip, sonra da elimden alabilirler.”

“Nazik sözleriniz için teşekkür ederim.” diye konuştu Pahom. “Sizin çok toprağınız var, benim istediğimse azıcık bir şey. Ama yine de o küçücük parçanın bana ait olduğundan emin olmalıyım. Ölçülüp sonra tapusu verilemez mi? Hayat da ölüm de Allah'ın elinde. Siz iyi insanlar onu bana verirsiniz, ama belki çocuklarınız geri almak ister.” “Tamamen haklısın,” dedi Reis. “Toprağı tapusuyla vereceğiz sana.”

“Duydum ki, buraya bir tüccar gelmiş,” diye devam etti Pahom, “Siz de ona biraz toprak vermiş, tapu senedi düzenlemişsiniz. Bana da aynı şeyin yapılmasını isterdim.”

Şef anlamıştı.

“Tamam,” dedi, “O iş kolay. Bir kâtibimiz var, seninle birlikte şehre gidip mühürlü, tasdikli bir tapu alırız.”

“Peki fiyat ne olacak?” diye sordu Pahom.

“Fiyatımız hep aynıdır; günü bin ruble.” Pahom anlamadı.

“Günü mü? Nasıl ölçüymüş o? Kaç dönüm yapar?” “Biz öyle hesap bilmeyiz.” dedi Reis, “Biz toprağı günle satarız. Bir günde yürüyerek etrafını çevirebildiğin kadarı senindir ve bir günü bin rubledir.”

Pahom şaşırmıştı. “Ama insan bir günde büyük bir arazinin etrafını çevirebilir,” dedi. Reis kahkahalarla güldü. “O zaman hepsi senin olur!” dedi. “Ama bir şartla; başladığın noktaya aynı gün dönmezsen paranı kaybedersin.”

“Peki geçtiğim yerleri nasıl işaretleyeceğim?”

“Nasıl mı? istediğin bir noktaya gider orada dururuz. Sen de o noktadan başlayıp, yanındaki belle daireni çizersin. Gerekli gördüğün yerlere işaret koyarsın. Her dönüşte, bir çukur kazıp otları üstüste yığarsın; sonra biz de çukurların arasını sabanla işaretleriz. Ne kadar istersen o kadar büyük bir daire yap, ama güneş batmadan başladığın noktaya dönmen gerekiyor.

Çevirdiğin bütün arazi senin olacak.”

Pahom bu işi çok sevmişti. Ertesi sabah erkenden başlamaya karar verdiler. Biraz daha konuştular, kımız içip yemek yediler. Artık gece olmuştu. Başkırlar, Pahom'a kuş tüyü bir yatak verdikten sonra, ertesi gün şafak sökerken toplanıp, kararlaştırılan noktaya gitmek için sözleşerek yanından ayrıldılar.

Pahom kuştüyü yatağa uzandı, ama uyuyamadı. Aklında hep toprak vardı.

“Amma büyük bir araziyi işaretlerim!” diye düşünüyordu. “Bir günde rahatlıkla otuzbeş mil gidebilirim. Günler şimdi uzun, otuz beş millik bir dairenin içinde ne de geniş toprak vardır! İşte yaramaz kısımların’ satar veya köylülere bırakırım; en iyi kısmını kendime ayırıp işlerim, iki öküz alır ve iki işçi daha tutarım. Yüzelli dönümlük toprağı sabanla sürer, geriye kalanı otlak yaparım.”

Pahom bütün gece gözünü kırpmadı. Yalnız, şafak sökmeden biraz önce uykuya daldı. Gözlerini kapar kapamaz bir rüya gördü. Rüyasında aynı çadırda uzanmış yatıyordu, derken dışarda birisinin kahkahalarla güldüğünü duydu. Kim olabilir diye merak edip kalktı ve dışarı çıktı. Başkır Reisi'nin, çadırın önünde oturmuş böğrünü tuta tuta güldüğünü gördü. Reis'in yanına giden Pahom; “Niye gülüyorsun?” diye sordu. Karşısındaki artık Reis değil, daha önce evine uğrayan ve buradaki toprakları anlatan tüccar olmuştu. Pahom tam ona; “Ne zamandır buradasın?” diye soracakken, adam tüccar olmaktan çıkıp, uzun zaman önce Pahom'un eski evine gelen Volgalı adama dönüştü. Sonra gördü ki, o, köylü de değil, tırnaklarıyla boynuzları olan şeytandı ve orada durmuş gülüyordu. Şeytanın ayaklarının ucunda ise birisi yalınayak, üstünde sadece bir pantolon ve gömlek, uzanmış yatıyordu. Ölmüş halde yatan o adam ise Pahom'un ta kendisiydi.

Dehşetle uyandı. “Bir rüyadan ne çıkar?” diye geçirdi içinden.

Çadırın açık kapısından baktı; şafak söküyordu. “Onları uyandırmanın zamanıdır.” diye düşündü. “Artık başlasak iyi olur.”

Başkırlar kalkıp toplandılar. Şef de geldi. Yine kımız içmeye başladılar, Pahom'a da çay ikram ettiler, ama onun beklemeye sabrı yoktu.

“Gideceksek, haydi. Zaman geçiyor.” dedi.

Başkırlar hazırlandılar ve hepsi yola çıktılar; bazıları at sırtında, bazıları arabaların içindeydi. Pahom uşağıyla birlikte kendi küçük at arabasını sürüyordu. Yanına bir de bel almıştı. Bozkıra vardıklarında gök kızarmaya başlamıştı. Başkırların Şıhan dediği bir tepeye çıktılar. Atlarından ve arabalarından inerek bir noktada toplandılar. Reis Pahom'un yanına gelip eliyle ovayı gösterdi.

“Bak,” dedi, “Gözünün uzanabildiği her yer bizim. İstediğin kısmını alabilirsin.”

Reis kalpağını çıkarıp yere koydu ve şöyle dedi: “İşaret bu olsun. Buradan başlayıp yine buraya dön. Etrafını dolaştığın bütün arazi senin olacak.”

Pahom parayı çıkarıp kalpağın üzerine koydu. Paltosunu çıkardı, üzerinde bir tek iç ceketi kaldı. Kuşağını çıkarıp karnının altından bağladı, yeleğinin koynuna küçük bir ekmek torbası, kuşağına da bir su matarası koydu, çizmelerini bağladı, uşağından beli aldı. Artık yola çıkmaya hazırdı. Bir süre hangi yoldan gitse daha iyi olur diye düşündü. Her yer cazip görünüyordu.

“Hiç farketmez,” dedi sonunda, “Güneşin doğduğu yöne doğru gideyim.”

Doğuya döndü, gerinip güneşin görünmesini bekledi. “Vakit kaybetmemeliyim,” diye düşündü, “Hava serinken yürümek daha kolay.”

Güneş ışınları ufukta parlar parlamaz, Pahom omuzunda beliyle bozkıra daldı.

Yürümeye başladığında ne yavaş ne de hızlıydı. Bir kilometre kadar gittikten sonra durup bir çukur kazdı ve görünmesi için otları üst üste koydu. Sonra yürümeye devam etti; mahmurluğu geçince adımlarını sıklaştırdı. Bir süre sonra bir başka çukur kazdı.

Pahom dönüp arkasına baktı. Tepeyi, üzerindeki insanları ve parıldayan araba tekerleklerini güneş ışığının altında rahatça görebiliyordu. Yuvarlak bir tahminle üç mil yürüdüğüne kanaat getirdi. Hava giderek ısınıyordu; iç ceketini çıkarıp omzuna attı, sonra yürümesine devam etti. Hava oldukça ısınmıştı şimdi; güneşe bakıp, kahvaltı zamanı geldi diye düşündü.

“Dönmek için henüz erken. Şu çizmelerini çıkarıvereyim.” dedi kendi kendine.

Oturdu, çizmelerini çıkarıp kuşağına bağladı ve yürümeye devam etti. “Üç mil daha yürürüm,” diye aklından geçirdi, “Sonra da sola dönerim. Şurası o kadar güzel ki, kaybedersem yazık olur. İnsan yürüdükçe, arazi daha verimli görünüyor.”

Bir süre dosdoğru gitmeye devam etti, dönüp baktığında tepe güçlükle, üstündeki insanlar ise siyah karıncalar gibi görünüyordu. “Eyvah, bu yöne çok fazla gitmiştim,” diye düşündü. “Şimdi dönmeli. Öyle de terledim ve susadım ki.”

Durdu, büyük bir çukur kazıp ot parçalarını üst üste yığdı. Matarasını çıkarıp biraz su içti. Sonra, sola keskin bir dönüş yaptı. Yürüdü, yürüdü; otların boyu yüksek, hava sıcaktı.

Pahom yorulmaya başlamıştı; güneşe bakınca vaktin öğle olduğunu gördü.

“Eh biraz dinleneyim.” diye içinden geçirdi. Oturdu; biraz ekmek yedi, biraz da su içti; uyuyakalabileceğini düşünerek uzanmadı. Biraz oturduktan sonra tekrar yola koyuldu. Başlangıçta kolayca yürüyordu; yemek ona güç vermişti; ama hava şimdi korkunç derecede ısınmıştı. Uykusunun geldiğini hissetti; buna rağmen, şu sözü düşüne düşüne yoluna devam etti: “Bir saat sıkıntı çek, bir ömür yaşa.”

Bu yönde de uzun bir yol katetti, artık tekrar sola dönmek üzereydi ki bir derenin farkına vardı: “Bunu dışarda bırakırsam yazık olur,” diye düşündü. “Burada iyi keten yetişir.” Böylece dere kenarının da etrafını dolaştı ve derenin öbür yanında bir çukur kazdı. Pahom tepeye doğru baktığında sıcaklık havayı puslandırmıştı, sanki havada birşeyler uçuşuyordu ve bu pustan tepenin üzerindeki insanlar neredeyse görülmüyordu.

“Off, iki kenarı da fazla uzun tuttum,” diye düşündü Pahom, “Bari bunu kısa tutayım.” Adımlarını sıklaştırarak üçüncü kenarı yürümeye başladı. Güneşe baktı; güneş, ufka doğru yolunun yarısını tamamlamıştı, oysa Pahom karenin üçüncü kenarında iki mil bile yürümemişti. Varacağı noktaya daha on mili vardı.

“Hayır,” diye düşündü, “Arazim yamuk da olsa, dönüp dosdoğru bir çizgide yürümeliyim artık. Bayağı uzağa gittim ve hayli büyük bir arazim oldu.”

Pahom aceleyle bir çukur kazdı ve yönünü tam tepeye doğru çevirdi.

Pahom dosdoğru tepeye gidiyordu, ama şimdi zorlukla yürüyordu. Sıcaktan bîtap düşmüş; kesilen çıplak ayağı yara bere içinde kalmış; dizleri bükülmeye başlamıştı. Dinlenmeyi çok istiyordu, ama eğer güneş batmadan dönmek istiyorsa bu imkânsızdı, Güneş hiç kimseyi beklemezdi ve alçaldıkça alçalıyordu.

“Aman Allah'ım,” diye düşündü, “Keşke aptallık edip daha fazlası için çabalamasaydım! Ya vaktinde yetişemezsem?”

Tepeye ve güneşe doğru baktı. Hedeften hâlâ uzaktaydı. Güneş ufka daha da yaklaşmıştı. Pahom yürüdü, yürüdü; gittikçe daha zor yürüyordu, ama daha da hızlandı. Hızlandı ama, varacağı yerden hâlâ çok uzaktı. Koşmaya başladı, paltosunu, çizmelerini, matarasını, başlığını yere fırlattı. Elinde yalnızca, destek olarak kullandığı bel kaldı.

“Şimdi ne yapacağım,” diye düşündü tekrar, “Haddinden fazla yer dolaştım, hepsine birden göz diktim. Güneş batmadan oraya ulaşamayacağım.”

Bu korku onun nefesini daha da kesti. Pahom koşmaya devam etti, fanilası ve pantolonları terden üstüne yapışmış, ağzı kurumuştu. Göğsü demirci körüğü gibi inip kalkıyor, kalbi tokmak gibi vuruyor, artık kendisinin değilmiş gibi hissettiği dizlerinin bağı çözülüyordu. Birden, bu gidişle öleceği korkusu sardı Pahom'u.

Ölüm korkusuna rağmen duramadı. “O kadar yolu koştuktan sonra şimdi durursam, bana aptal derler.” diye düşündü. Koştu, koştu; o kadar yaklaştı ki Başkırlar'ın haykırışlarını ve kendisine bağırışlarını duydu, onların çığlıkları kalbini daha da alevlendirdi. Son gücünü toplayıp koşmaya devam etti.

Güneş yere yaklaşmış, puslu havada kocaman ve kan kırmızısı bir renkte görünüyordu. Şimdi, evet şimdi batacaktı! Güneş oldukça alçalmıştı, ama o da hedefine çok yaklaşmıştı. Pahom tepenin üzerinde, acele etmesi için silahlarını kendisine sallayan insanları artık görebiliyordu. Yerdeki tilki kürkünden kalpağı, onun üzerindeki parayı ve elleri belinde duran Reis'i de görebiliyordu. Ve Pahom birden gece gördüğü rüyayı hatırladı.

“Bol bol toprak var,” diye düşündü, “Ama Allah beni o toprakların üstünde yaşatacak mı? Hayatımı kaybettim, hayatımı kaybettim! Oraya asla ulaşamayacağım.”

Pahom, yere inmiş olan güneşe baktı; bir ucu çoktan gözden kaybolmuştu. Artakalan bütün gücüyle atıldı, gövdesini öne doğru eğdiğinden dizleri onu ayakta tutmakta zorlanıyordu. Tepeye varmıştı ki hava aniden karardı. Baktı, güneş batmıştı. Bir çığlık koyuverdi. “Bütün emeğim heba oldu,” diye düşündü. Durmak üzereydi ki, Başkırlar'ın hâlâ bağırdığını işitti, birden güneş aşağıda kendisine batmış gibi görünse de, tepenin üstündekilerin güneşi görebildiklerini hatırladı. Uzun bir nefes aldı ve tepeye çıktı. Orada hâlâ aydınlık vardı. Tepeye ulaştı ve kalpağı gördü. Reis kalpağın önünde durmuş gülüyor ve iki yanını tutuyordu. Pahom rüyasını tekrar hatırladı ve bir çığlık daha attı; dizleri artık tutmuyordu, yere yıkıldı, elleriyle kalpağa uzandı.

 

“Vay, ne hoş adam!” diye bağırdı Reis, “Bir sürü toprak kazandı.” Uşağı koşarak geldi ve onu kaldırmaya çalıştı, ama efendisinin ağzından kan akıyordu. Pahom ölmüştü! Başkırlar'dan acıma ifade eden “cık cık” sesleri duyuluyordu. Uşağı beli alarak Pahom'un sığabileceği büyüklükte bir çukur kazdı ve onu oraya gömdü. Onun şimdi ihtiyaç duyduğu, topu topu iki metrelik bir topraktı.

   
   160 kez okunmuştur. Yorumlar (4) - Yorum yaz! - Etiketler :
   
Lütfen tüm alanları doldurmayı unutmayınız!
İsminiz :
Başlık :
Yorum :