| |
Sıçan Hayriye bugün hiç evinden dışarı çıkmadı. Parmak ucunu bile göstermedi. Anlaşılan İstanbul’u kaplayan beyaz örtünün onu üşüteceğini düşünüyor. Tuhaftır. Onu gözetleyen, Kedi İsmail ve Hamza da ortada yok. Gözlerini kısıp, bütün vücutları ile saldırıya hazır gözetleme pozisyonları da yok.
Ortalık sütliman yani…
Apartmanda da çıt yok. Acaba bilselerdi, bahçelerinde bir borunun arkasında Sıçan Hayriye’nin konakladığını aynı görkemle salınarak inip çıkarlar mıydı merdivenleri. Sıçan Hayriye’yi, bir tek Serçe Selim ve arkadaşları seviyor. Yemek yemeye geldiklerinde Sıçan Hayriye için de mutlaka bir şeyler getiriyorlar.
Bugün onlar da yok.
Gün yarılandı neredeyse..
İşteyim..
Ablam bana zengin kurabiyesi yapmış. İçinde ceviz, fıstık, fındık, üzüm.. envay çeşit yemiş var. Öyle her zaman yiyemiyoruz Zengin Kurabiyesi’ni. Arada işte.
Ben de daha el atamadım kurabiye işlerine. Zamanımın çoğunu, Öksüz Çam Efendi ile geçiriyorum. Bahar gelir, kış gelir, yaz gelir..O hep aynıdır. Ne uzar, ne kısalır. . Akıldan da ziyan galiba, kendini doğanın gizli velinimeti sanıyor.
Annesi ve babasını bir yılbaşı kazasında kaybettiğinden beri gözetimim altında. Ne olur olmaz diye. Biraz cılız. Bu nedenle kimse ona öyle alıcı gözle bakmaz. Hayatta cılız olmak, çelimsiz olmak, güçsüz olmak bazen işe yarıyor işte. Her zaman göz önünde, gösterişli olmak sizi taşımıyor sümbül bahçesine. Pürgayret olanlar tuzağa düşüp, parmaklıklar arasında, zavallı ve sevgiden yoksun duvarların arasında kalabiliyorlar işte.
Gün ilerlemeye devam ediyor…
Kar inceden inceye serpiştiriyor yine.
|